12 Şubat 2023 Pazar

Bundan sonrası şatır olsun

                                                   Çizim Gürbüz Doğan Ekşioğlu/ ig: gurbuz.de



     Ezhel’in Kuğulu Park şarkısını yayınlamasından yalnızca bir hafta sonra, biz ülkece soğuk bir kış gecesi sokakta kalmak ne demek, öğrendik.

Fatih Akın’ın köprüyü geçmek belgeselinde Siya siyabend üyesi diyor ki:

“Sokak, hem zemin oluşundan tamam mı, insanı birleştirir, tamam mı? Hangi sınıfsal temelden olursan ol, bütün insanları aynı hizaya getirebilir. Böyle bir özelliği vardır sokağın, bir…

ama diğer taraftan da sokak aslında çok ağır bir yozlaşmadır yani, tamam mı? Buna karşı koymak, sokağın belleğinden bahsedemeyiz yani, taşın belleğinden. Erkin Koray işte Ankara sokaklarından falan bahsederken, tamam mı? Kaldırımlardan falan filan bahsederken bu bir… çok romantik bi şey yani tamam mı bunu yaşayan yani bilir tamam mı? Taş taştır yani. Oraya kafayı koyduğun zaman yani anlarsın taşın taş olduğunu…”


    Bu şubat biz hepimiz kafamızı sokağa koyduk ve anladık taşın, taş olduğunu.

Hepimiz öğrendik kış günü sokakta kalmak ne demek. Babamız evden atmış gibi, annemizin eli kolu bağlı gibi, bankta yatar gibi. Hepimiz kafamızı koyunca anladık. Taş taştır. 

Zelzeleden direkt etkilenmeyip de hala evinde oturanların çorbası boğazından geçmedi. Parmağımız elimiz ayağımız ısınmadı. Televizyonu kapatsak sosyal medyayı açtık. Sokağa sığmadık. Oturamadık. Duramadık. İşin kötüsü “felaket”e bizi Ezhel alıştırmamıştı ama alışıktık. Felaket olduğunda birlik olmaya da alışıktık fakat bizi biz yapan, bizi bir yapan ögelerin bazılarını göremedik. Onlar artık bizle bir değil miydi? Sorumuza cevap bekleyecek vaktimiz yoktu. Hiç beklemememiz gerekirken çok bekledik, bekletildik! Saçımızı başımızı yolduk. Hepimiz, dımdızlak ortada kaldık.

Onlar artık bizle değildi.

Onlar artık bizle değil.

Onlar artık biz.


Bazı şeyleri demlemek için içimde tutuyorum. 

Bazı şeyleri dinlenmesi için içimin mahzenlerine yerleştiriyorum, kimini meşe fıçılara kimini sığla fıçılara yatırıyorum...


    Benim acelem yok. Kurban olduğum nasip ederse ünlenir düşüm. Bana nasip etmezse de çınlaması hakkıysa, diğerimizin ağzından çıkıp doldurur göğü avazım.

Neticede hakikat biriciktir. Hepimizin bir olması gibi. Bana şimdi hasta deyip tımarhaneye kapatmazsanız yarın suçlu olup hapse atılabilirim. Bu şerde de hayır göreceğim. Bu cinayeti toprak anam işlemedi. “Katil tanıdık, katil rant” demiştim seneler önceki bir orman yangınında. Evet yanması tabiatıdır köyümün ağaçlarının. Bunu bildiğimden ben hiç demedim “yaktılar” ama yanarken izlediler. Şimdi siz ölürken izledikleri gibi. Peki biz ne yapabiliriz? Artık ölülerimizi yarıştırmayı bırakıp sarılabiliriz !

Artık bizi birbirimize düşürüp işini ihmal eden, kendilerine verdiğimiz “yetkileri” istismar edenleri görebilir miyiz?

Kaderi fıtratı biraz rahat bırakıp sözün gücünü idrak edebilir miyiz?
Dedemgil sana dilini yasak etmiş ya, bunun için beni affedip, dilini öğretir misin yarın öbür gün?

Bakınca farklısın benden diye nefret etmiştim senden, özür dilerim. Seni görmezden geldiğim, yok saydığım için özür dilerim. Sen de artık beni başkalama rica ederim.

N’olur sarılalım artık birbirimize.

İzin vermeyelim aramızdan su sızdırıp şişeleyip bize satmalarına olmaz mı?

Böyle geleni böyle göndermesek, çomaklarımızı “feleğin çarkına” soksak, kediyle köpeği örnek alsak, kız ters köşe yapsak ya!
Olmaz mı?

Şatır olur...


25 Ekim 2014 Cumartesi

efdal-i ümit








Yazılmışı beğenmedik kendi alfabemizle yeniden yazıyoruz hayatı
üretmeden durulmasın artık bu kötü çocukların arka bahçelerinde.
kurulmuşu beğenmedik
kendi sanatımızı artık kendimiz türetiyoruz.
kentsel çöküşen bir kentin çocuklarıyız
elimizde fener olmadığı halde yağmursuz sokaklarda gök kuşağı aranıyoruz
Bester'in havada uçurduğu kelimeleri tuttu ellerim.
Kaçın amcam üzerinize fırlatıyorum.
Yada savaşın benle siz seversiniz.
Biz yok olurken varlığı tadıp aşk-ı huzura pervane oluruz
Siz boncuklarınızı bulamadan büyük abdestlerinizde
biz ata ruhların ellerinden öpmüş oluruz.


İNANDIK OLDU

24 Eylül 2014 Çarşamba

Mitomaniyak


Bu sabah omzumda bir ejderha ile uyandım. Nefesini yorganın içine verip ısıtmış beni. Ejderha tabii, ayarsız. Terlemişim. Artık sabahları yataktan kalkınca üstünüze bir şey almalısınız, serin. Yanınızda bir ejderha olsa da ateşle odayı ısıtamıyorsunuz.  Yanmasını istemeyeceğiniz sahip olmak için ödeme yaptığınız eşyalarınız var. Eşyanın tabiatı değil artık önemli olan; tabiatımız olan eşyalarımız. Neyse ki konu bu değil. Aslında bir konu da yok. Yazıyorum.

Bir gecede, daha doğrusu geceden sabaha kış gelmez. Böyle olmazdı. İşaret verirdi. Bu kış biraz üşüye biliriz. Yakın duralım.
Aklımdaydın gece hatırlıyorum. Sabah da sen beni hatırladın. Akıllar ve yürekler karşılıklı gelebiliyor ama bedenlerin karşılaşmalarında takılıyoruz daha çok. Algılayışımızın sınırı bedenimiz diye midir? Bilsem de söylemem.
Kadın bedeni sıkıntı yalnız memlekette. Söylemeden geçemem. Şortumdan da geçemem. Vurun beni.
Neyse ki fikirler ölmüyor. Fikirlerini anladığım iki kişi ölmeye çalıştı geçen yaz. Beceremediler. Hiçlik düşlediler, her şey oldular. Özlüyorum; bencilliğimden, bedenimle sınırlı algımın yanılgısından. Hasreti severim. Keşke mektuplaşa bilsek. Zarf gerçekti. Geçmemeliydi. . .

Bir acı var üstümüzde. Hasrettendir dedin ama sonbahardan bence. Yapraklar gibiyiz, tenim göstermez ama ben de yanarım. Ben de yandım. Görmediğine inanmazsın sen. Artık ben de sana inanamam. Yitti.
Zaten sen de inanma kendine. Yalan söylüyorsun. Gerçeği de kimsenin bildiği yok. Rahatız. Rahatsızlar, rahat.
Artık anlatmak lüzumsuzlaştı. Bilene tekrar, bilmeyene hikaye geliyor. Fekat biraz karanlık günler de geliyor. Her doğum sancılıdır. Bizim de sonbahar sicilimiz kanlı. Poyraza dönerse hava fotoğraf çekmeye çıkalım. Lodostan saklanalım. Başımız ağrımasın. Deniz kıyısı şimdi sıcak olur kandırma kendini. Bir hırka al yanına. Serinledi hava. Güneşe aldanmayalım.

Ağzım çabuk bozulur. Yakışmaz kadına derler. İnsana yakışan yakışmayan vardır. Güzel bacaklı erkekler mini giyebilir. Hatta amcalar rahatsız pantolonlarının ağını sürekli kurcalamak yerine entari giye bilseler işime gelir. Dolma bahçe sarayı 26 temmuzda müsaitmiş. Kararlaştırdık. Yaza evleniyoruz. "Bu yaz ne düğün yaptı be" demiş Zela. Modadır amcam, moda. Geçer.

Gelip geçen genel gerçekler olmamalı. Çelişkiler bizim işimiz. Çocuklar üzerinden savaşacak kadar çirkinleşe biliriz! Kimseye bir şey anlatmaya çalışacak mecalim yok. Yazıyorsam kendime me'aldir.
Düğüm çözmeye yaramalıdır kelimeler bazen ortalık daha çok karışır. Uyumak gerekir o zamanlarda. Araştırmış bilimseller. Gerçi gazeteler hep yalan söyler. Kapat hadi. Dizi izleyelim.




5 Şubat 2013 Salı

bir derdim var.

ulkede neler oldugunu mu merak ediyorsunuz ? gazeteye bosuna para vermeyin.haberlere de icinizi karartmayin. ben size gerceklerden bahsedeyim.
ulkenin her tarafina niteliksiz universiteler actilar. ikinci ogretim,uzaktan egitim diyerek cebinizde olmayan paralari sizden alip cocugunuzu mezun olduktan sonra is bulamayacagi bir bolume yerlestirdiler. bu arada futbolla ve dizi oyunculariyla uyusturdular."yok ya yapmiycaz"diye diye her seye zam yaptilar. sokaklara kamera koyup sizi izlerken cocuklari istismar eden yaratiklari gormezden geldiler. gosterdiklerinden gayri babalari adnanin yolundan ulkeyi taksit taksit satmaya basladilar.cepleri doldukca koltuklari kabardi. siyaset sanat(!)inda gorulmemis cengaver hamlelerle ilerliyorlar.. siz de iki kose yazisi okuyup,sonra onu "sosyal medya"da paylasip rahatliyorsunuz.. sokaga ciktiginizda etrafiniza bakmiyorsunuz cunku ekranlarinizla mesgulsunuz.ben de oyleyim. zaten kafami her kaldirdigim da bulundugum ulkede ve yasanilan bu duzende olmak istemedigimi hatirliyorum. ben bu ulkenin iki ayri sehrinde ayni elbiseyi giyemiyorum. neyin birligi ?
30 sene once iki katli evlerin yerine yapilan 8-10 katli binalari yikip yerine 28 katlilari yapmaya basladilar. peki ama insanlar ruzgar esince yaprak hisirtilarini nasil duyacak o kadar yuksekte? birbirini tanimadan ayni cati altinda yasayip kapida bekleyen guvenliklere(!) guvenerek, kimseden bi fincan seker isteyemeden 9 tas nedir bilmeden kurstan kursa kosan cocuklar ve onlarin hayatini sadece hayal edebilen digerleri... kaynaklar esit dagitilsa kim kimi neden oldurmek istesin ki?
ulkede neler oldugundan daha cok merak edilmesi gereken gezegende neler oldugu bence. artik dunya icin cok kalabaligiz ve bize dayatilan "sehirli yasam tarzi" gezgenimizin dogasina son derece aykiri! bu kosullarda devam etmekte israr edersek korkulu bilimkurgu filmlerinde ki gibi masal diye agaclari anlatacagiz torunlara.. "bu dunyaya cocuk getirmiycem ki ben" diyenler ureme ve cogalma icgudulerinizle bas ederken size bol sans diliyorum.
gitmek istiyorum ama gidecegim her yer insanlarin cizdigi cizgiler ve yapistirmaya bayildigi etiketler olmaya devam edecek. oyleyse durdugum yerde durayim mi? gezegenime ve evrenin ihtimallerine kapatilmis kutularda kucuk ekranimda "ego wars" ile yasamaya devam mi edeyim? dusunduklerimi benden once dusunenler yuzunden sonlarina -izm'ler koymak mecburiyetinde miyim?
cogunluk algilayamiyorsa bu benim yasadigim boyutu degistirmeme engel degil. dertlerime genel-gecer cozumler bulmak ilgilendirmiyor beni. siz algilayamiyor sunuz diye ben yanlis olmuyorum. bu konuda anlasalim.
baris.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Sizin kuçunun markası ne ?


                 İnsanlar olarak kendimizi doğadan koparıp kutulara hapsederken bu kötülüğü yalnız kendimize yapmadık. Evcilleştirerek kendimize bağladığımız hayvanlar da oldu. Gri şehirlerimiz büyüdükçe yalnızlığımızı paylaşmak için edindiğimiz kedicikler ve köpeciklerin nüfusu da arttı.
Şimdi artık sokaklarda dönmemiz gereken çarklarımızın yerine gitmek için koştururken yanlarından geçtiğimizde çoğu zaman fark etmiyoruz onları. . .
 Bir avuç insan onların hakları olduğundan bahsedince küçümsüyoruz insanları. Ben de yan komşun aç yatarken ağlayan filleri umursayamam,doğrudur. Sokakta gördüğümde eskiden korkardım sonra daha dikkatli bakınca bükük boyunlarını ve korku dolu gözlerini gördüm.. İnsanların kendilerinden korktuğundan kat be kat korkuyor onlar bizden. . Çünkü gücümüz onlara yetti. Medya içerikleriyle zehirlenen benliklerimizde biriken şiddeti onlara yansıttık... Çoğalmaları bizi rahatsız edince topladık, kısırlaştırdık..
Kış geldi diye belki iki lokma yiyecek koyduk kapının önüne,yaz sıcağı yazıktır dedik bi kap su koyduk belki iki üç kere ama dördüncüyü unuttuk..
Öyle zararlı yaratıklarız ki doğada kendi düzeninde yaşayan canları aldık,kendimize alıştırıp güvenmelerini sağladık ve sonunda güvenlerini kırarak onları terk ettik..
Şimdi vicdanlarınız rahat mı bilmiyorum ama benim içim çok huzursuz. Bu şımarıklığın bedelini nasıl ödeyeceğiz acaba ???

19 Aralık 2012 Çarşamba




  21 aralık 2012'den çok şey bekliyorum.

gerçekten ihtiyacımız olamayan ancak bize ihtiyaçmış gibi algılatılan tüm fazlalıklardan kurtulup,unuttuğumuz farkındalıklara geri döneceğimizi,sahip olduğumuz ancak kullanamadığımız beyinlerimizi tam kapasite kullanmaya başlayacağımızı,dolayısıyla kaşık bükmekten çok öteye gideceğimizi,doğaya karşı savaşan değil bilimin gücünü doğayla barış içinde yaşamak için kullanan yazılı haklara ihtiyaç duymadan gerçek bilinçte insanlar olarak herkesin birbirini konuşmadan anladığı,kimin ne giydiğiyle kimin ne izlediğiyle uğraşılmayan her bir enerji kırıntısının faydalı üretimde kullanıldığı bir dünyaya dönüşeceğini umuyorum gezegenim. 2012 yıldan fazladır olmamış. bi gece de mi olacak demeyin. Ya olursa ?

Benim gibi pek çok insanın beklentiler bağladığı 21 aralığa 2 gün kaldı. Neler olacağını hep beraber göreceğiz veya görse de anlayamayacak olanlar belki şimdilik aramızdan ayrılıp anlayabilecek formlarda geri dönecekler zamanı gelince. Peki ya hiç bir şey olmazsa !? Eğer Marduk gezegeni, Gezegenimize bilmemne açısıyla geçmez ve foton kuşağı başlamazsa neler olacak ?
Olmakta olanlar devam edecek. Örneğin; Alman askerleri patroyit füzelerini yerleştirecekler. Suriyeli göçmenler ve Van depremzedeleri üşümeye devam edecek.. Başbaş bağıracak M.A.B ıı'layarak yorumlayacak. Yine Eminönü'nde ki Yeni Camii'nin önünde acar muhabirler halka mikrofon uzatıp mesela Başkanlık sistemine dair sorular soracak. Final sınavlarına gireceğim ve çeşitli işlerde çalışmaya devam edeceğim. Her sabah kişisel alanıma hiç tanımadığım yüzlerce insan girecek okula giderken ve İstanbul'da kalabalık artmaya devam edecek.. Belediye işlerini yapmak için yine en olmadık saatleri seçecek günler duyarlı insanlar için işkence olmaya devam edecek. Kadınlar "kendilerini seven" erkekler tarafından öldürülmeye devam edecek. Kız çocukları evlendirilecek,sömürülecek.. Bir yerlerde açlıktan ölmekte olan çocuklar ölmeye devam edecekler.. Bizim kazanmak için totolarımızdan terler akıttığımız maaşlarımızın yarısı o paranın 100'de birine çalışan çocukların yaptığı ayakkabılara gitmeye devam edecek. Muhafazakarlaşan Memleketimiz daha da muhafazakarlaşırken kimse en büyük günah olan israfın önlenmesi için geri-dönüşümün yaygınlaşmasına uğraşmayacak. Aileleri ve çevreleri tarafından anlaşılmayan çocuklar öldürmeye devam edecek. Beyinleri yıkanmış zavallı Amerikan askerleri hiç tanımadıkları ve hiç anlayamayacakları insanların topraklarında "ülkeleri için" ölmeye ve öldürmeye devam edecekler. İnsanlar şuursuzca Tüketim Tapınaklarında birbirlerini ezerek gereksiz tüketime devam edecekler.. Teknoloji ve bilimin tüm imkanları yeni silahlar üretmek için kullanılmaya devam edecek. Yeni hastalıklar çıkacak o hastalıklara çareler bulundukça yerlerine yeni hastalıklar türeyecek.

Tüm bunlar ve daha fazlası artık olmamalı. Varlığımızın nasıl gerçek bir nimet olduğunu fark etmeliyiz. Gezegenimizin kıymetini bilerek "ödünç" olduğunu hiç unutmadan, her hareketimizin torunlarımızın çocuklarını nasıl etkileyeceğini düşünerek yaşamalıyız. Uyanmalıyız. Uyanmalı. Uyan !!

12 Aralık 2012 Çarşamba




       12/12/2012

Kocacıkları hep hatırlasın diye böyle tarihlerde evlenmeye hevesli kızcağızlar bugün yine akın akın evlendiler efendim. Bilmem dikkatinizi çekti mi ama hiç birinin belinde kırmızı kuşak yoktu. Bakireliği simgeleyen kırmızı kuşak artık hiç bir gelinin belini süslemiyor. Zaten "vajina" denilince utananlar yönetiyor ülkemizi. Böyle şeylerin konuşulması, haşa ! Yüz kızartıcı.
Aslında bu kırmızı kuşak da bizim has adetimiz değil zira Anadolu'da gelin giysisi genelde kırmızı nadiren de mor olur idi vakti zamanında... Hani konar-göçer iken, Gök-Tengri'ye tapar iken'den beri kırmızıydı gelinler. O kırmızı çiçekler de bu sebepten "gelincik"ler...
Bugün okuldan dönerken gördüm, Kadıköy'de boğanın oraya koca bir çam ağacı yerleştiriyorlardı. Çam ağacı yapay da olsa yeni yıl ruhu gerçek olmalı. İyilik yapmak için fırsat ! Şimdilerde düşman kesildiğimiz o eski komşularımızın Noel'i. Kırmızı kıyafetli,beyaz sakallı, hediye dağıtan,tonton amcanın gelme vakti yaklaştı. Siz astınız mı kırmızı çoraplarınızı? Çoraplarınızı asın. Noel Baba gelip içine o pahalı telefonu koymayacak ama siz içine umut, neşe koyun doldurun. YılBaşı gecesi de kırmızı donunuzu giymeyi unutmayın ;)

Yukarıdaki fotoğrafı karaköy iskelesine bağlı kadıköy vapurunun içinden çektim. Ortada gördüğünüz mavi-kırmızı yıldız orada duruyor. O yıldız dikkatimi çekti çünkü çevresinde ki her renkten daha canlı..
Renklerin beynimizin algılandığı farklı frekansları var. Her rengin ayrı frekansı ve beyinde oluşan algının bilinçüstü ve bilinçaltına farklı yansıması var. O yıldız dikkatimi çekti çünkü dalga boyu en etkili renk kırmızı. Kırmızı aşkı sevgiyi ifade etmesinin yanında utananın yüzü kızarır. Kan rengi de olan kırmızı iştah açar bu sebepten şu anda aklınıza çeşitli Amerikan firmaları geliyor.. Gelmesin !
Bilgilenerek algınıza oynanan oyunlardan uzaklaşabilir sizi kıstırdıkları kapandan kurtulabilirsiniz..
Denemeye değmez mi ?