Ezhel’in Kuğulu Park şarkısını yayınlamasından yalnızca bir hafta sonra, biz ülkece soğuk bir kış gecesi sokakta kalmak ne demek, öğrendik.
Fatih Akın’ın köprüyü geçmek belgeselinde Siya siyabend üyesi diyor ki:
“Sokak, hem zemin oluşundan tamam mı, insanı birleştirir, tamam mı? Hangi sınıfsal temelden olursan ol, bütün insanları aynı hizaya getirebilir. Böyle bir özelliği vardır sokağın, bir…
ama diğer taraftan da sokak aslında çok ağır bir yozlaşmadır yani, tamam mı? Buna karşı koymak, sokağın belleğinden bahsedemeyiz yani, taşın belleğinden. Erkin Koray işte Ankara sokaklarından falan bahsederken, tamam mı? Kaldırımlardan falan filan bahsederken bu bir… çok romantik bi şey yani tamam mı bunu yaşayan yani bilir tamam mı? Taş taştır yani. Oraya kafayı koyduğun zaman yani anlarsın taşın taş olduğunu…”
Bu şubat biz hepimiz kafamızı sokağa koyduk ve anladık taşın, taş olduğunu.
Hepimiz öğrendik kış günü sokakta kalmak ne demek. Babamız evden atmış gibi, annemizin eli kolu bağlı gibi, bankta yatar gibi. Hepimiz kafamızı koyunca anladık. Taş taştır.
Zelzeleden direkt etkilenmeyip de hala evinde oturanların çorbası boğazından geçmedi. Parmağımız elimiz ayağımız ısınmadı. Televizyonu kapatsak sosyal medyayı açtık. Sokağa sığmadık. Oturamadık. Duramadık. İşin kötüsü “felaket”e bizi Ezhel alıştırmamıştı ama alışıktık. Felaket olduğunda birlik olmaya da alışıktık fakat bizi biz yapan, bizi bir yapan ögelerin bazılarını göremedik. Onlar artık bizle bir değil miydi? Sorumuza cevap bekleyecek vaktimiz yoktu. Hiç beklemememiz gerekirken çok bekledik, bekletildik! Saçımızı başımızı yolduk. Hepimiz, dımdızlak ortada kaldık.
Onlar artık bizle değildi.
Onlar artık bizle değil.
Onlar artık biz.
Bazı şeyleri demlemek için içimde tutuyorum.
Bazı şeyleri dinlenmesi için içimin mahzenlerine yerleştiriyorum, kimini meşe fıçılara kimini sığla fıçılara yatırıyorum...
Benim acelem yok. Kurban olduğum nasip ederse ünlenir düşüm. Bana nasip etmezse de çınlaması hakkıysa, diğerimizin ağzından çıkıp doldurur göğü avazım.
Neticede hakikat biriciktir. Hepimizin bir olması gibi. Bana şimdi hasta deyip tımarhaneye kapatmazsanız yarın suçlu olup hapse atılabilirim. Bu şerde de hayır göreceğim. Bu cinayeti toprak anam işlemedi. “Katil tanıdık, katil rant” demiştim seneler önceki bir orman yangınında. Evet yanması tabiatıdır köyümün ağaçlarının. Bunu bildiğimden ben hiç demedim “yaktılar” ama yanarken izlediler. Şimdi siz ölürken izledikleri gibi. Peki biz ne yapabiliriz? Artık ölülerimizi yarıştırmayı bırakıp sarılabiliriz !
Artık bizi birbirimize düşürüp işini ihmal eden, kendilerine verdiğimiz “yetkileri” istismar edenleri görebilir miyiz?
Kaderi fıtratı biraz rahat bırakıp sözün gücünü idrak edebilir miyiz?
Dedemgil sana dilini yasak etmiş ya, bunun için beni affedip, dilini öğretir misin yarın öbür gün?
Bakınca farklısın benden diye nefret etmiştim senden, özür dilerim. Seni görmezden geldiğim, yok saydığım için özür dilerim. Sen de artık beni başkalama rica ederim.
N’olur sarılalım artık birbirimize.
İzin vermeyelim aramızdan su sızdırıp şişeleyip bize satmalarına olmaz mı?
Böyle geleni böyle göndermesek, çomaklarımızı “feleğin çarkına” soksak, kediyle köpeği örnek alsak, kız ters köşe yapsak ya!
Olmaz mı?
Şatır olur...




